Komünist Manifesto (Fotoğraflı Klasikler) Can Yayınları
Kitap: Komünist Manifesto Yazar: Karl Marx - Friederich Engels Yıl: 1848 Çevirmen: Nur Deriş - Celal Üster Yayınevi: Can Yayınları ISBN: 9789750738319
Kitabın bu baskısında açılış Marx ve Engels'in hayatlarına, kitabın yazımına ve Türkçeye çevrilme sürecini anlatıyor.
Bu bilgiler bana beklediğimden fazla ilgi çekici geldi. Marx'ın Yahudi olduğunu biliyordum ama ailesinin Protestan Hristiyan
olduğunu bilmiyordum. Ardından Türkçe çevirinin tarihi anlatılırken Türkiye'de öncesinde bir Ermenice çevirinin yapılmış
olması da ilgimi çekti.
Bu kısa metine gelecek olursak.
Bayağı çekici bir açılış sayfası, ardından güzel ve anlaşılabilir, ilgi çekici bir başlangıçla başlıyor. Tüm insanlığın tarihini
ezen ve ezilenin süregelen sınıf kavgasıyla açıklanabilir bir sistem ile gözlemliyor. Metnin ilk bölümü açılışta yaşadığımız dönemin
ezen sınıfını, burjuva sınıfı olarak tanımlayıp onun farklarını anlatıyor. Burjuvanın önceki ezen sınıflara nazaran tutucu değil
devrimci olduğunu, sürekli yarattığı değişimleri kar araçlarına dönüştürdüğünü, insanın insanla olan bağını katıksız çıkara, nakit
ödemeye dönüştürdüğünü anlatıyor. Önceki zamanların insanlarının sahip olduğu dini duyguların, soylu tutkularınığın, "bencil çıkarcılığın
buzlu sularında" boğulduğunu söylüyor. Bu noktada benim aklıma bir şey takılıyor, burjuvazinin getirdiği söylenen şey insanlık
tarihi boyunca şu güne kadar adım adım ördüğümüz, evirdiğimiz bir şey değil mi? Önceki çağların başarılı adamlarının bir çoğunun
bu dinamiği kullanarak başarılı olduğunu söyleyemez miyiz? İlerledikçe tekrar tekrar karşımıza çıkacak bu durum benim kafamı
kurcalıyor. Bu kısım saygıdeğer görülen mesleklerin de artık ücretli emekçiler haline gelmesinden bahsederek devam ediyor. Ücretin
şekil değiştirdiğini pek tabii söyleyebiliriz ama modern kapitalizmin çıplaklaştırdığı bu gerçek aslında insan toplumunun oldum
olası iletişim aracı halinde değil midir? Bunu reddetmek biraz saflık oluyor.
Sayfalar ilerledikçe burjuvazinin dünyayı nasıl dönüştürdüğü açıklanmaya başlıyor. Bu kar amaçlı makine ulusların varlığını
birbirine bağlayıp, kendine yetebilen ülkelerin sanayisini bir global sisteme çevirip ulusların bireysel kimliğini eritiyor. Burada
suçun kapitalist emelde mi yoksa sanayi devrimi sonrası dünyanın gerçekleri mi olduğunu da biraz gözden geçirmek gerekiyor. Şu
an geldiğimiz durumun ve teknolojiye muhtaçlığımızın bir sebebi de aslında kapitalizm olduğundan yapılan çıkarımlara destek vermek
kolay olsa da, kapitalizmi şu an bırakacak olsak dünyanın teknoloji, elektronik gibi marketlerinin global bir sanayi organizasyonu
olmadan yürümeyeceğini biliyoruz. Ve bu marketler sadece basit örnekler, Küba gibi örnekler ufak ulusların global market döngüsü
olmadan ne kadar kırılgan olduğunu bize gösteriyor. Evet bu şekilde yaşamak mümkün ama geride kalmak insanların mutluluğunu çalan
bir şey.
Pek anlamadığım bir kısım da manifestonun proleter sınıfı kaçınılmaz devrimciler olarak görmesi. Burjuvazinin kar amacıyla geliştirdiği
iletişimin, ulaşımın proleterleri bağlaması durumunu gelmekte olan bir birlikteliğe işaret olarak görüyorlar. Ama burada malesef bizim
çağımızda gördüğümüz şeyler devreye giriyor. Evet artık ulaşım fazlasıyla kolay ve fazlasıyla ucuz olabilir veya iletişim. Artık internet
ile dünyadaki çoğu şeyi görebiliyoruz ama aynı zamanda bütün bu gördüklerimiz bize neyin sunulduğuyla alakalı. İletişim araçlarımız artık
insanları birleştirmek yerine üç ana amaca hizmet ediyor: 1- kullanıcıları profillemek, 2- kullanıcılar üzerinden kar etmek, 3- kullanıcıları
kontol etmek. Sahip olduğumuz dijital dünya bizi gütmek amacıyla kullanılan bir alan ve her noktası şöyle ya da böyle denetleniyor. Açıkçası
bu üzücü bir gerçek ve öyle bir gerçek ki bu noktada insanın özgür iradesini bile sorguluyoruz. Marx tabii ki burada özgür iradeden bahsetmiyor
ve diyalektik sonuçlara varıyor ama elimizdeki gerçekler bu sonuçların pek de gerçek olmadığını bize gösteriyor.
İkinci bölümde yine ilgimi çeken noktalar vardı, özellikle sermayenin esasen toplumun olması ve sahibiyetinin şu anki devirde burjuva
sınıfına ait olmasının çok da önemli bir gerçek olmamasıydı. Buradan çıkarım yaparak bu burjuvanın kümülatif mülküne el koymanın
kişisel mülke el koymak olmayacağı halkın kendisinin olanı alacağına geliyor. Ki bir bakıma haklı diyebiliriz. Özel mülkiyetin ne
miktarda bir insana ait olabileceği ilerde uğraşmak istediğim bir fikir olabilir.
Bir başka nokta ise "İşçilerin ülkesi yoktur" düşüncesi. Bu düşünceye katılıp katılmadığımdan emin değilim. İşçi ve ülke dinamiğine
baktığımızda ülke onun romantik fikirlerini besler, işçi ise ona kas gücü verir. Ülke dediğimiz olgu için işçi sadece bir sayıdır. Ama
bir insanın doğduğu yere ve kültüre olan bağlılığı da sınıfıyla olan bağlılığı kadar onu alakadar etmiyor mu? Acaba bu yer ve kültürü ülkeden
bağımsız mı görmek gerekiyor? Emin değilim. Bunun devamında ticaret özgürlüğü, dünya pazarı ve yaşam koşullarının aynılaşmasının insanların
ulusal farklılıklarını azaltacağını söylüyor. Gelgelelim ki bu tam olarak doğru değil. Çünkü burjuvazi bu farklılıkların kendi elde ettiği
kar için ne kadar önemli ve kullanışlı olabileceğinin farkında. Burjuvazi her ülkenin bu dinamikler içerisinde eşit ve kaynaşır olmasını
istemiyor. Bu yüzden binbir perde ile bizleri birbirimizden ayrıştırıyor.
Bölümün devamında ise yaptığı eleştirilerde şöyle bir kabul var: geçmişimizdeki sınıf kavgalarının sorunları, komünist devreye geçtiğimizde
ve burjuvazinin elinde toplanan mülkiyetin dağılmasıyla azalarak sonlanacak. İşte bu noktada tarihte gördüğümüz sosyalist-komünist deneyleri
biraz gözden geçiriyorum ve öyle bir şey olmadığını rahatça görüyorum. Şu var ki sahip olma isteği kadar ağır bir his olup olmadığını bilmiyorum.
Ama insanlığın her döneminde buna biraz göz gezdirebiliyoruz. Esasında tüm dinamikler biraz sahip olmakla alakalı. Paraya, puana, ilgiye, sevgiye
sahip olmak. Kabil bile Tanrı'nın sevgisini alamadığı zaman kardeşini öldürdü. İncelediğimiz sosyalist-komünist deneylerde de bunun örneğini
görüyoruz. Yaratılan bu toplumlarda insanlar belki biraz daha az mülkiyet ile ödüllendiriliyor olsa bile daha fazlasını isteyen, vahşi ve hırslı
insanların yine toplumda üst noktalara geleceği ve bu noktadan kendi çıkarlarını arttırmak isteyecekleri kaçınılmaz bir gerçek gibi. Bu noktada
aslında sorunun sadece mülkiyet dağılımını çözmek değil çok kompleks olan toplumun sinir sistemiyle oynamak olduğunu görüyoruz. Manifestonun yaptığı
indirgemelerin çoğusu bunları görmezden geliyor ve yetersiz kalıyor.
Bu metnin direkt olarak bir yönerge metni olmadığını komünistler de farkında olarak okumalı. Çünkü kesinlikle yeterli bir metin değil, kehanetlerinin
çoğusu olmamakla kalmayıp, şu noktada çok daha üzücü bir gerçeklikle yaşıyoruz.
Her neyse, canavarlar, hayaletler ve büyücülerle dolu benzetmeleriyle çok akıcı eğlenceli bir yazıydı. Siyasetle kıyısından köşesinden
uğraşan birisinin mutlaka okuması gereken bir kitap.
Son olarak Can Yayınları'nın ilk sayfada "hayalet" yerine "heyula" kelimesini tercih etmesi bok gibi bir tercih olmuş.